24 Haziran 2011 Cuma

Şampiyon Cimbombomum Ne İstersen İste Bizden


küçük lüksler insanı mutlu ediyor. kimileri elma suyunun en kaliteli olmasını istiyor, kimisi taksiden vazgeçemiyor. şu an kartaldayım. yine herkes uyudu. evimiz adalara bakıyor. yanlış koltuk tercihim yüzünden ben onlara bakamıyorum. blog yazarlarının yüzde 75i yurtdışında. yüzümü batıya dönüyorum. bekliyorum.

küçük lüksler insanı mutlu ediyor. kartaldan çıkarken 16d beklemiyorum. dolmuşa biniyorum. lise sonda da tek lüksüm buydu. 3.30 falandı o zaman. 5.75 oldu fiyatı. biraz koyuyor. 6 tane 1 lira veriyorum, 25 kuruş geri veriyor. bi tane kadıköy diyorum tabii. bu seferkinde çok şaşırdım. dolmuşçu elvis presley dinliyordu. kendime güvenimi kaybettiğim her zaman yaptığım gibi müzik zevkim üzerine düşündüm ve avazavazı takip etmeye karar verdim. yine her zaman yaptığım gibi yalan etmedim. bu gece subscribe dedim. erik yedim. eriğe tuz dökmüyorum, çileğe de pudra şekeri. korkuyorum. baklavayla x-teen'lerin sonunda tanıştım. geriden geliyorum. allahtan air var.

pozisyonu hayal et. elden ele paralar uzanıyor. parayı şoföre sen vereceksin. parayı uzatıyorsun. bekliyosun. farketmiyor. kaptan/abi/şoför amca/usta alır mısın diyorsun. arkaya bakıyor, paraya uzanıyor. anlıyorsun ki adam, şoför olmuş ama kaptan olamamış. o adama inerken "kolay gelsin kaptan" de. mutlu olacaktır.

gayret salonundan 3 yıldır bakmış olduğumuz duvara yazı yazıcam yakında. belki körden rica ederim. büyük harflerle: NEREDEN BİLEBİLİRSİN Kİ?

Ubuntu. Sevgiler.

3 Haziran 2011 Cuma

ivan ergiç


Bilinmesi gereken bir adam geçti Bursa'dan, gözlerimizin önündeydi dev gibi... "Kazım Koyuncu" dedi, en sevdiği Türk sanatçıyı sorunca... Kanserden öldüğünü biliyordu ve hayat hikâyesini çok acıklı buluyordu. Ve "Nazım" deyince susuyordu her seferinde... Ülkenin iç-dış politikaları, siyasi partiler, dünyadaki dini akımlar sohbetlerin genelini oluşturuyordu. Barış Manço'yu merak ediyordu, Livaneli’yi... Biliyordu da… Bulvarda kırmızı ışıkta durmuş beklerken "Deniz'i sever mi Türkiye?" deyiverdi... İdamlardan bahsettik... Sustuk... Üniversite yıllarımda yapmadığımız tartışmaları heyecanla sürdürüyorduk bir araya geldiğimizde. Osmanlı İmparatorluğu'nun kronolojisini de iyi biliyordu, Atatürk devrimlerini de... Kılık kıyafet konusunda kabul edelim ki özensizdi. Ve kimse bilmezdi; "kermes"lerden giyinirdi. "Bir çocuğun Bursa'da Manchester United'ı izlemesinden daha önemli bir şey olamaz" demişti. Cebinden yaklaşık 20 bin TL verip okullara bilet dağıttırdı. Çocuklar da bilmiyorlardı kim olduğunu. Meraklı bir baba uğraşınca, ismine ulaştı ve medyada haber oldu. Çok kızmıştı. "Olsun be yaa..." demiştik, o diyemedi bir türlü. Daha bilinmeyen pek çok hayır işine imza attı. Gizlilik esastı... Bütün dinleri olduğu gibi İslam'ı da araştırdı. İki ayda, derdini Türkçe anlatmaya başladı. 4 dil biliyordu. Türkçe 5. oldu. Kuru fasulye en sevdiği yemekti. Özel olarak yapardı Ramazan Usta. Künefeyi de çok beğendi. Bir de "fasulye" şarkısını. Galibiyet kutlamalarında ortaya atlardı hemen. Ertuğrul Sağlam'ı çok sevdi bir de... Saydı... Hoca gibi, ağabey gibi, dost gibi... Genç futbolcular her otomobil değiştirdiklerinde yanlarına gidip "off süper araba kaç yapıyor?" diyerek dalgasını geçiyordu. Kendisi için önemsizdi çünkü... Evet, kesinlikle çok komikti. Hemen hemen herkesin taklidini yapabiliyordu. Uzak durdu medyadan. Karaburun'daki konferansa spor emekçileri sendikasının davetlisi olarak giderken çok heyecanlıydı. Uyardık ama, "burası Türkiye siyasete çok girme" gülümsedi sadece "merak etmeyin" derken... "Filozof değilim" diyordu. Sırt çantasında en az 7-8 kitapla geziyordu. Kiralık evi olmasına rağmen tesislerde kalıyordu. Ya okuyordu, ya uyuyordu... Ve kafa dengi arkadaş bulunca anlatıyordu; "İtalya’da futbol büyük ve çirkin bir organizasyon. Futbolun ruhu kayboluyor. Neden hakemler gol sevinçlerinde formayı çıkartmaya sarı kart gösteriyor? Forma reklamı görülmüyor diye. Para futbolun dengesini bozuyor..." Duygusaldı... Cem Karaca'nın "Tamirci Çırağı"nı dinlerken gözleri dolmuştu... Çok iyi bir ailesi vardı. Menajeri olmadı hiç... Babası ilgilendi transferleriyle. Her şeyi bırakıp bir anda Avustralya'ya dönebileceğini söylerdi her seferinde... Kırmızı kart görmedi hiç... Hem de hiç kimseden... Bursa'yı çok sevdi... Bursalılar'ı çok sevdi... Pazartesi Bursa'dan ayrıldı, Salı günü şampiyonluk kutlamalarında Basel'de omuzlara alındı... Teşekkürler İvani... Futbolun için... Adamlığın için... Dostluğun için... Kazım Koyuncu'ydu en sevdiği şarkıcı. "İşte Gidiyorum" ile bitsin bu yazı... ...İşte gidiyorum. Bir şey demeden. Arkamı dönmeden, şikayet etmeden. Hiçbir şey almadan. Bir şey vermeden. Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum. Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde. Yürüyorum sanki senin yanında. Sesin uzaklaşır her bir adımda. Ayak izim kalmadan gidiyorum. Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı. Gönül kuşu şarkıdan yorulmadı. Bana kimse sen gibi sarılmadı. Işığımız sönmeden gidiyorum... Not: Bu satırları yazdığımı duyunca bana da kızacak biliyorum. Yazdıklarımın büyük bölümünü Bursaspor TV'de birkaç gün içinde yayınlanacak "Nereden Nereye- Ergic" röportajında izleyeceksiniz zaten. Yazmasam olmazdı. Burak Uçar / Bursaspor TV Genel Müdür Yardımcısı

15 Mayıs 2011 Pazar

adidas three stripes ve bir puma figürü. dişlerimi de fırçalamadım uyuşukluğumdan ötürü. dün sabah kahvaltıda pastırmalı yumurta yaptı babanem. belki de yumurtalı pastırma hatta. ve yanında biiir paçanga böreği. kahvaltı dediğim ikiii buçukta olduğundan, bir öğün kaçırdık yine hooop akşam yemeği. akşam yemeğinde yine üüüç paçanga böreği. cumartesi akşamı beyoğlunda babam ben kardeşim. bizi alırlar mı çocuğun yaşı on altı. kurallara bağlıyım sonuna kadar. cumhuriyetçiler ve demokratlar. buyruuun tabii ki aldılar. biz de on altı yaşında olduk. herkes yattıktan sonra fm oynadık. şimdi baaak bira göbeği. sanki çoook içermişiz gibi. babanem yediriyor, durmak bilmiyor. "nolsun onun da sınavları var koşturup duruyor." muhallebi lokum ve toblerone. kör ozan gel bize biraz ebleron. suratına boş boş baktım yine. ne dediğini dinlemiyorum senin de.

merak ettiğim birkaç şey var.
pastırma neden bu kadar çok kokar?
ve emre gerçelle babam facebookta
neden ve nasıl arkadaşlar?

10 Mayıs 2011 Salı

Neymiş Mesut Özil; Real Madridte oynamak için alman pasaportu gerekmiyormuş. Ha eyvalla!

29 Nisan 2011 Cuma

yattara

"cafe açma ruhsatı" olarak bilinen ünlü fotoğrafın yattara versiyonu

28 Nisan 2011 Perşembe

Benim Çılgın Projem

"

şimdi geldik bu kölne. burada tek övündüğüm şey, bu kemençe. ulan bok yiyen. herkesin suratı meymenetsizlik akıyor ya. hepsi bir kokuyor leş. bu oda türk kokuyor. buradan çıktığım anda başka bir şey kokuyor ya. ..(?).. gittim bankaya, bana dedi ki: "buraya bi şey edemez... (almanca konuşuyor.)". dedim "ne oluyor ya, git başımdan.". gittim. yolda dedim ki "ulan melodi(?), ne varsa yine türklerde var. girelim şu dönerciye de bir soralım.". girdik içeri. dönerci abim bir baktı, gözleri çaktı, bana dedi ki... ?... buraya memleketim türküsünü söyle ..... güzeeel türkiyeee... dedi ki "kızım gel sana bir tarif edeyim, burada türk bankaları vardır." dedi. dedim "abim ya, balını yediğimin memleketimin abisi ya.". sonra gittik. (bunların biraları da bir tuhaf, yere koydum (?), taştı.). neyse, mevzumuza devam edelim. buraya gelecek bacılar, yavrularınızı yollarken analar babalar, yavrularınızı gönderirken almanca öğretin onlara. bu almanlar çok fena ingilizce bile konuşmuyorlar bizimle ya. neyse, ondan sonra, öyle de böyle de, öyle de böyle de, biz geldik bugün ziraat bankası. bir girdim içeri. türk. herkes türk. bir sıcak, bir ısındım. zaten dışarıda yağmur yağıyor. girdik içeri, bir ısındım. bir baktım oraya, gişenin oraya. bir tane laz karısı(?) bağrınıyor. "ha buraya geldik uşağım, bu paraları nasıl halledeceğiz?" diye. dedim ki "canım memleketim" hiç çıkasım gelmedi. girdik gişeye. orada adam nasıl yakın var ya bir yardımcı bir yardımcı, kendi bankası olmamasına rağmen garantinin numarasını bile verdi bize ya. vallahi toprağımın insanı bir başka oluyor. sonra geldik. burada ...(?).... bir şeyler. sonra geldik evimize, alışveriş falan yaptık. bildiğin kaşar peyniri, eski kaşar böyle yani delik delik olan. ulan bir aç, bir ayak kokusu, bir ayak kokusu.. ulan bok yiyen. bunlar ne ..(?).. bunlar ..(?).. pislik. yolların ortasında "gur gur gur gur" burun çekiyorlar ya. hepten pislik. metroya biner köpeği, alışveriş.. girdik, new yorker'da alışveriş yapacağız, t-shirt bakıyoruz, ulan oradan köpekler geçiyor ya. insan, hadi ben seviyorum köpeği, benim annem gelse ne yapacak orada? anam gelse ne yap....? ablam! ya bizim bacı korkuyor köpekten, ne yapacak o? hiç bunlar, hiç bizim gibi değiller. bir meymenetsizlik, bir ..(?).. .. neyse, bu köln maceramızın ilk günleri böyle geçiyor. yani ben anladım ki ha buraya gelseydim ben gerçekten almanca konuşurdum (?). çünkü nereye gitsek türkçe. ulan bir bakkala girdik, gördük orada sırma su, ulan atladık ona ya. sonra adam anladı bizim olduğumuzu, türk olduğumuzu. çakmak istedik, bize bir kırmızı bir beyaz verdi. ne? bayrağımızın, şehitlerimizin kanıyla alınmış kırmızı renginin üzerine düşen ayla yıldızın beyazı... içim sızladı, içim sızladı. gerçekten bir el fatiha şehitlerimize. neyse, burada bitiriyoruz.

"

21 Nisan 2011 Perşembe

yaz gecesi

yüzüme hafifçe esti hava, sanki bir yaz gecesi.
tüm sıcaklığıyla gecelerin, hissediyorum, bu bir yaz gecesi.
aşklarıyla, sevdalarıyla, acılarıyla, şimdi daha iyi anlıyorum, bu bir yaz gecesi.

30 Mart 2011 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna



boğaziçiyle beraber, hayatıma çift kişilik yatak girdi benim. kimi zaman yalnız, kimi zaman sevdiğim kadınlarla beraber uyandım o yatakta. bu aralar uyanmakta biraz zorluk çeksem de her sabah uyandım.

ben baharın geldiğini o yatağın içinde anlardım. uzun, yorucu bir kışın ardından bahar bizim diyarlara kuş sesleriyle gelirdi. bilen bilir, evimiz yeşilliklere baktığı için arka bahçemizdeki kuşların ötüşü bizim odalarımızda yankılanırdı adeta. ve ben o yataktan kuş sesleri ile kalkarken anlardım baharın geldiğini metropolümüze. ve sizler, ekleyebilirdiniz "yazış da" bağlacını cümlelerimin sonuna.

cidden ama bahar geldiğinde evde kuş sesleri duyabiliyoruz, yalan değil. arkadaki plazanın güzel bi bahçesi var bence.

bu yaz bahar gelmedi. çünkü bu yaz kuşlar gelmedi. pencereden baktım sabah uyandığımda, yoklardı. acaba... acaba biz insanlar mıydık onları korkup kaçıran? bir hata mı yaptım geçen sene de bu sene beni uyandırmaktan vazgeçtiler? neydi suçum? neden bu eşsiz sesten mahrum kaldım?

"2010 yılında çıkan yasayla artık apartmanlara ısı yalıtımı zorunluluğu getirildi. Yasal zorunluluğun yanı sıra bu yalıtım sayesinde kışın soğuktan %60-70, yazın aşırı sıcaktan %5 civarında korunmak mümkün. Isı yalıtımı (mantolama) hakkında bilgi ve apartmanımızın diğer sorunları hakkında konuşmak amacıyla 3 Nisan Pazar günü saat 16.00'da toplantı düzenliyoruz."

ama bizden önce harekete geçmişlerdi onlar.

anladım ki bu bahar kuş sesleriyle değil, matkap sesleri ile gelecekti. yan apartman mantolama yaptırıyordu.

sabah 8de matkapla duvar mı delinir amına koyim?

18 Mart 2011 Cuma

tirtirtiramisu


"bu gece benim gecem"i iki kez söylemek yerine "bu gece benim gecem, bu gece bizim gecemiz" diyerek seyircisinin kalbini çalmaya and içmiş yavşak bir popçu edasıyla, selamlar justıbakko.

keşke ben de kafam güzel olduğunda sevdiğim kızları anlatan -burada türkçemizin bir eksikliği daha ortaya çıkıyor, şu an sevdiğim kızları mı yoksa eskiden sevdiğim kızları mı kastediyorum bilemezsin- bir insan olsaydım. geçen akşam arkadaşlarlayız, tiramisu yemişiz, güzel bi sürpriz gelmiş eve falan. güncel konularla, felsefik sorunları harmanlayıp çay içiyor, şarap yudumluyorduk (bkz. batuhan kardeşimin güzel üslubu). bu sefer gerçekten mum ışığındaydık, en azından bir mum vardı.

ben nasıl olduysa, hemen kızarıp sızmamıştım. ama şişenin de sonuna gelmiştim. misafirlerimiz evden ayrılmıştı. sisim dj kabinine geçmiş, bize gençlik yıllarımızın en sevdiğimiz şarkılarını çalıyordu. ben de kitleye kitleye autumn'u kitleyebilmiştim. autumn dedim, kardeşim dedi. autumn dedim, talin budak diye bi hocamız var, matematikten soğutuyor ya dedim. ya kadın eline almış bir kağıt, sadece tahtaya yazıyor abi. bir de mesela aynı dersi 3-4 sene önce vermiş, birebir aynı şeyi yazıyor abi. hataları bile aynı. dersin hiçbir motivasyonu yok. ben çıksam ben de anlatırım aynı dersi, hatta daha iyi anlatırım. sen de anlatırsın autumn, sen bile anlatırsın abi. nasıl olacak abi bu iş dedim. ne cevap verdiğini hatırlamıyorum, vermemiş de olabilir.

ben erken ölüyorum, ben üzüleyim. sen üzülme.

9 Mart 2011 Çarşamba

blog açılmış


incesazla uyandım. derse gitmem gerekiyordu. camdan yağan karı gördüm. netbook'u açtım, hemen webmail. lecture cancelled. hoop yatağa geri. rüyamda marstan dünyaya geri döndüm, uyuyan dünyaya haykırdım: 'dünyeeeeeaaaaaa!! geliyorlaaaaaaaarrr!! uyanın, savaşa hazırlanııııııınn!!!'