30 Ekim 2011 Pazar

sadece minibüse biniyordum. nerden bilebilirdim ki?


selam-ın aleyküm.. uzundur yazmıyordum bloğa, sonra bugün başımdan geçen bir olayı özgüre anlattım. o da dediki yaz bunu, ben de yazayım dedim.

metrobüsten inmiş, pazar liginde oynanacak olan müsabakamız için göztepe benzinlikten geçen minibüsleri aramaktaydım. kartal minibüslerini gördüm, sonra dedim ki kendime: 'dur trenle gideyim'. trene doğru hareketlendikten sonra 'yazış ya minibüs daha hızlı gider' diyerek minibüslere geri döndüm. bu sırada minibüslerden biri kalktı, ben de bir sonrakine bindim. aradaki bu karar verme sürecinin biraz sonra anlatacağım şahsı tanımam için var olduğundan habersizdim. minibüse ilk binen bendim. göztepe benzinlikten geçer mi ağabey diye sordum, geçer beyefendi dedi. konuşması bir minibüsçüye yakışmayacak derecede kibardı. kolat olsa hemen eşcinsel galiba derdi. parayı verdikten sonra minibüsün her tarafında B.A(nedense ismi vermek istemedim) adlı şahsa ait özlü sözler olduğunu fark ettim. ismi daha önce duymamıştım. aklımda kalan bir tanesini yazıyorum: 'okuma yazma bilmiyorduk; toprağı kazdık. okuma yazma öğrettiler, mezarımızı kazdılar.' Sonra şöför gel buraya otur daha rahat edersin diyerek yanındaki koltuğu gösterdi, ben de tavsiyesine uydum. ön tarafta yazıların daha fazla olduğunu fark ettim. her tarafta aynı kişiye ait sözler vardı. hepsini okumaya başladım, ben okurken adam da bana bakıyordu. yazılar bitince kitabımı çıkarıp yarım kalan kısa bölümü okudum(bir güney amerika kızılderilisinin(don juan) öğretileriyle ilgili). hareket ettikten beş dakika sonra şöför otobüs şöförlerine olabildiğince kibar bir şekilde hakaretler ederek benden onay istedi, ben de 'hakkaten abi yea' diye hepinizin tahmin edebileceği bir şekilde yavşak bir cevap verdim. daha sonra adam yazılar hakkında ne düşündüğümü sordu, bende kim bu B.A diye sordum. o da 'BENİM' dedi. yazının devamında minibüs şöförü B.Anın öğretilerini okuyacaksınız. diyalog olarak kendi cevaplarımı yazmıyorum çünkü genel olarak 'hadi ya?' ve 'daha önce hiç duymamıştım' şeklinde şeyler söyleyebildim.

'ben vatan hainleriyle mücadele ediyorum. hee kimdir bana göre vatan haini? ingilizler burundan içeri giren bir böcek üretip bunu dünyada çeşitli yerlerde kullanmaya başladılar. bu içine girdiği insanları ingilizler için çalışan bir ajan haline getiriyor. bu kişilerde devlet kurumlarına girdikleri zaman o kurumları çökertiyor. milli eğitimi çökerttiler, milletvekillerine sızarak meclisi çökerttiler. şimdi halkı çökertmek istiyorlar. işte ben bu vatan hainleriyle mücadele ediyorum. bizim korkumuz yok bu hainlerden. ilk ingiliz ajanı süleyman demireldi, bu ajanların başıdır o ve en yaşlısıdır. en genci de tayyip erdoğan. ama en sinsileri deniz baykaldır. mehmet ağar ve bir şahıs(adını hatırlayamıyorum) bunları öldürmek istedi. insan hangi milletten olursa olsun mayası bozuksa işe yaramazdır. insanın önce mayası bozuk olmayacak. zaten mayası bozuk olanlar kurtuluş savaşında bizimle omuz omuza savaşmadılar ki, düşmanın safını tuttular. (ilk defa duyuyorum dedikten sonra söyledikleriyle devam ediyorum) duyamazsın zaten, bu bilgileri herkes bilemez. bunları bilmek için insanın kendi güneşinin kendisi olması lazım. sen nasıl bileceksin? her insan bilemez. bak, her insanın yıllık 366 sayfası vardır. ben nasıl biliyorum? ben sayfalarımı kendim çeviriyorum. herkes yapamaz işte bunu. bak ben bu yazıyı ilk okulda yazdım, bu yazı benim kişiliğim, bu da benim kimliğim, bu da insanlığım. bak bu yazıyı yazmak yıllarımı aldı! bu arada göztepe benzinlik burası. o kapı çalışmaz, arkadan in, sakin ol, bekliyeceğim.)


18 Ekim 2011 Salı

Bu aralar bu mesajı verdim verdim, veremedim yine hüsran.

Yıllardır hiç tatmadığım bir mutlulukmuş. Düşününce ne kadar da aptal olduğumu anlıyorum. Küçük, gerçekten çok küçük bir şey. Yatağımı toplamaktan gurur duyuyorum.

Çok tatlıydı gerçekten, bana uymadı. Artık görüşmesek diyorum. Koyma onu sakın, koyma o kaşığı. Artık çayımı şekersiz içiyorum.

Ablacımı özledik, geçmiş olsun ablacım. Bak artık odamı kendim temizliyorum. İki süpürge iki vileda hafif toz al. Uyandığımda mutlu oluyorum.

Hep söylediler, ama ben hiç inanmadım. Artık hiç aksatmıyorum. Sabah evden çıkmadan hazırlayıp, müsait olduğumda kahvaltımı yapıyorum.

Hatırlıyorum. Ben onlarca, belki yüzlerce kez eve girdiğimde mutsuz oldum. Gerçekten sizi gördüğüme pek sevinmiyordum bazen. Sigara kokmayan bir salonum olsun istedim bunca yıldır. İki gündür oldu. Bundan sonra salonda sigara varsa, ben odamdayım, burdan ilan ediyorum.

29 Temmuz 2011 Cuma

benim de bu yazım vatani görevini yapmakta olan fırat ergene için gelsin.


benim de bu yazım vatani görevini yapmakta olan fırat ergene için gelsin.

bize hep kızdın, sitem ettin. olm neden paralı kanalları/parasını verdiğiniz kanalları izlemiyorsunuz dedin. haklıydın. örneğin, neden E! Entertainment izlemiyorduk veya neden spormaxte değildik gündüz gece. anlatacağım hikaye bununla ilgili. dinle.

"nisan mayıs ayları, gevşer büzük yayları" adını verdiğimiz periyotta kendimizi saldığımız zamanlar oldu. bunlardan birinde bir rakı masası kurmaya karar verdik. bunun olayla hiçbir ilgisi yok aslında. farkındaysan sürekli olayın neyle ilgili olup olmadığını söyleyerek bir yazarın yapmaması gereken en önemli şeyi yaptım. bu cümlenin de doğruluğundan emin değilim. yazıdaki gerginliğin sebebini az sonra anlayacaksın.

neyse gittik diada alışveriş yapıyoruz. benim telefon çalmasın mı? arayan kim? digiturk. diyolar işte ligtv ister misiniz falan uygun fiyata, yok şu fiyata film paketi vereyim. tatlı da bir kadın sesi. kusura bakmayın şu an patlıcan seçiyorum diyemedim. dedim yok bana paket falan vermeyin. ben paketimden memnunum. dedi ki dur bi son teklif yapayım. he dedim. pazarlık başladı.

-sizde şimdi moviemax speed var. kanal 15. biz sizden bu kanalı alıcaz. onun yerine hiçbir ekstra ücret ödemeden premier league tv, nba tv, espn classics, espn america...
-oo tamam tamam bunları istiyorum parasız di mi?
-evet tamamiyle ücretsiz, dediğim gibi premier league tv, nba tv, espn classics, espn america ve tüm erotik kanallar.
-.....tamam. tamam. olsun bu. para ödemiyorum dimi?
-yok para ödemiyorsunuz, 2 ay boyunca bu bizim hediyemiz. iki ay sonra paralı olacak, o da şu şu kadar lira.
-aa yok ben 2 ay sonra da para ödemek istemiyorum, teşekkür ederim.
-o zaman biz yine size bunu hediye edelim, 2 ay sonra eski paketinize geri dönersiniz.
-olur. teşekkür ederim, iyi günler.

3 hazirandan 3 ağustosa kadar erotik kanallarımız vardı kısaca. ilk birkaç gece baktım. peeh. utandırıcı. hayatımda izlediğim en kötü erotik şey.

bugün kolatın yazısını okudum. televizyonu açtım. hiç vakit kaybetmeden playboy tv'yi açtım. dedim ki ulan paralı kanal. fırat olsa bunu izlemek isterdi. ve yaklaşık birbuçuk saattir erotik yayın izliyorum. penisimde en ufak bir hareket yok soracak olursan. gerginliğim bundandır. şu an bir bilgi yarışması var mesela. az önce de intimacy tv'de bir meksika restoranında yemek yiyen iki yetişkin insan, yemeklerinden bir ısırık aldıktan sonra birden değişime uğrayıp sevişmeye başladı. işin ilginç yanı sevişme sahnelerinde yemekler masada değildi. zaten hiçbir action göremediğimiz için ben yemeklerin nereye gittiğini, sahneyi introdan önce mi yoksa sonra mı çektiklerini düşündüm. yalnız cidden hiçbir action yok. 4 kanal var, 1 vajina yok. enteresan. ben memeyi her yerde görüyorum, bana bunu verme. zaten büyük memeyi de sevmem. çok uzattım.

uzun lafın kısası. bugün senin için bir şey yaptım. birbuçuk saat boyunca digiturk'ün paralı bir kanalını izledim. gerçekten canım çok sıkıldığı için kapatmak zorundayım. halısahasız şu sezonda kalbimizi her türlü kollektif heyecana kapatmak zorunda olduğumuz gibi.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

DAMACANA


MERHABA ARKADAŞLAR.. SİZE BU SATIRLARI YAZARKEN ACI ÇEKİYORUM ÇÜNKÜ SOL AVUÇ İÇİM DAMACANA TAŞIMAKTAN SU TOPLAMIŞ DURUMDA. ORANTISIZ KOL KASLARIM DA JABASI. ALAYINIZI ALIRIM BİLEK GÜREŞİNDE. BURADAKİ İŞLERE YETİŞMEK İÇİNDE STAJ YAPMAYACAĞIMI DUYURAYIM. İNSANIN KENDİ İŞİNİN STRESİ BİR BAŞKA OLUYORMUŞ, OKUL HAYATI BANA O KADAR UZAK GELİYOR Kİ ANLATAMAM. YAVŞAK 3 GÜNDE BU KADAR OLUR MU? DEMEYİN, BÜYÜK İHTİMALLE 1 HAFTA SONRA ADINIZI UNUTACAĞIM. FIRATÇIM SENİ SEVGİYLE ANIYORUM, YAKIN ZAMANDA BEN DE ASKERLİĞİ ARADAN ÇIKARMAYI DÜŞÜNÜYORUM. NEDEN BÜYÜK YAZDIĞIMI MERAK EDİYORSANIZ HEMEN CEVABINI VEREYİM; ÇÜNKÜ BEN BİR SUCUYUM VE SUCULAR KÜÇÜK HARFLE YAZAMAZLAR.

26 Haziran 2011 Pazar

Kanka ben çok fena düştüm yeea

5. sınıftaydık. Bisiklet yarışı vardı. Sarıgerme yolunu kapatacaklardı o gün bizim için. Gittim vitesli bisiklet klasmanında kaydımı oldum. O hafta tek gündemimiz bisiklet yarışıydı. Muhabbet dönüp dolaşıp "Olm sonuncu olursak rezil oluruz"a geliyordu. Ben de her seferinde 5. sınıfın verdiği o olgunlukla saçmalamamaları gerektiğini, hiçbirimizin sonuncu olmayacağını dile getiriyordum. Yarış günü 9 numaralı Türkiye formamı ve şortumu giydim, yola koyuldum.

Yarıştan sonra babamı aradım, 17. oldum baba dedim. Sevindi adam İstanbul'dan. Nereden bilebilirdi ki yarışta 17 kişi olduğunu?



Bisikletlerimizi kamyonlara yükleyip, bizleri minibüse bindirdiler. Start çizgisine geldik. Start verildi, ailelerimize, arkadaşlarımıza, sevdiğimiz kızlara doğru başladık pedal çevirmeye. İyi de başladım, ilk 100 metrede birinciliği, ikinciliği, üçüncülüğü gördüm sırayla. Sonraki metrelerde dördüncülüğü, beşinciliği, altıncılığı, yedinciliği, sekizinciliği ve dokuzunculuğu gördüm. Bir şeyler yanlış gidiyordu. Onuncu oldum sonra, onbirinci oldum, onikinci oldum. Artık vücudumun her yerinden akan terlerle beraber, ingilizlerin humiliation dediği duyguyu hissediyordum. Onüçüncü olduğumda artık hissizleşmiştim. Ondördüncü oldum, onbeşinci oldum, onaltıncı oldum. Arkamda tek bir kişi kalmıştı, o da beni geçti. Onyedinci oldum. Giderek farkı da açıyorlardı. En sonunda 100-150 metrelik bir fark yedim. Yarışın bitmesine de 500 metre kadar kalmıştı. Arkamdan sağlık minibüsü geliyordu. Mikrofonu açtı ve bağırmaya başladı. "Hadi Hakan Şükür, Hadi Hakan Şükür.". Artık tek istediğim evde, yatağımda olmaktı. Ya da dönüp denize doğru sürecektim bisikleti. Yapmadım. Finişe yaklaşıyordum. İnsanları seçebilmeye başlamıştım. Herkes mutlu, takılıyordu. Ama finiş çizgisinde bekleyen bir grup vardı: "Les Annemler.".

Oğlunun yarışa katılmasının bile büyük bir gurur olduğuna inandığı için,annem arkadaşları ve onların çocuklarını da yanlarına almış, bir tribün lideri edasıyla onları yöneterek ismimin bütün yarış alanında yankılanmasına sebep oluyordu. Utanç daha da artıyordu. Tamam sonuncu olduk da herkes adımı bilmeseydi diyordum. İstemeden yavaşladım. Şaşkındım. Tanımamazlıktan gelemezdim. Çünkü bana bakıp tezahürat yapıyorlardı. Öözgüür, Öözgüür, Öözgüür. Bütün Dalaman'a rezil olmuştum. Olsundu. Ben o yarıştan iki şey öğrendim:
1. Bisikletin vitesliyse, o vitesleri kullan. İşe yarıyorlar.
2. Sonuncu da olabilirsin. Büyük konuşma.




Ha bu hikaye nereden geldi? River Plate düştü düşecek bu akşam, Monaco düştü, Deportivo düştü. Galatasaray da düşebilirdi ligden. Şaşırmazdım ben. Aynı şekilde desteklerdim. Tüm Nottingham Forest taraftarlarına selam olsun.

24 Haziran 2011 Cuma

Şampiyon Cimbombomum Ne İstersen İste Bizden


küçük lüksler insanı mutlu ediyor. kimileri elma suyunun en kaliteli olmasını istiyor, kimisi taksiden vazgeçemiyor. şu an kartaldayım. yine herkes uyudu. evimiz adalara bakıyor. yanlış koltuk tercihim yüzünden ben onlara bakamıyorum. blog yazarlarının yüzde 75i yurtdışında. yüzümü batıya dönüyorum. bekliyorum.

küçük lüksler insanı mutlu ediyor. kartaldan çıkarken 16d beklemiyorum. dolmuşa biniyorum. lise sonda da tek lüksüm buydu. 3.30 falandı o zaman. 5.75 oldu fiyatı. biraz koyuyor. 6 tane 1 lira veriyorum, 25 kuruş geri veriyor. bi tane kadıköy diyorum tabii. bu seferkinde çok şaşırdım. dolmuşçu elvis presley dinliyordu. kendime güvenimi kaybettiğim her zaman yaptığım gibi müzik zevkim üzerine düşündüm ve avazavazı takip etmeye karar verdim. yine her zaman yaptığım gibi yalan etmedim. bu gece subscribe dedim. erik yedim. eriğe tuz dökmüyorum, çileğe de pudra şekeri. korkuyorum. baklavayla x-teen'lerin sonunda tanıştım. geriden geliyorum. allahtan air var.

pozisyonu hayal et. elden ele paralar uzanıyor. parayı şoföre sen vereceksin. parayı uzatıyorsun. bekliyosun. farketmiyor. kaptan/abi/şoför amca/usta alır mısın diyorsun. arkaya bakıyor, paraya uzanıyor. anlıyorsun ki adam, şoför olmuş ama kaptan olamamış. o adama inerken "kolay gelsin kaptan" de. mutlu olacaktır.

gayret salonundan 3 yıldır bakmış olduğumuz duvara yazı yazıcam yakında. belki körden rica ederim. büyük harflerle: NEREDEN BİLEBİLİRSİN Kİ?

Ubuntu. Sevgiler.

3 Haziran 2011 Cuma

ivan ergiç


Bilinmesi gereken bir adam geçti Bursa'dan, gözlerimizin önündeydi dev gibi... "Kazım Koyuncu" dedi, en sevdiği Türk sanatçıyı sorunca... Kanserden öldüğünü biliyordu ve hayat hikâyesini çok acıklı buluyordu. Ve "Nazım" deyince susuyordu her seferinde... Ülkenin iç-dış politikaları, siyasi partiler, dünyadaki dini akımlar sohbetlerin genelini oluşturuyordu. Barış Manço'yu merak ediyordu, Livaneli’yi... Biliyordu da… Bulvarda kırmızı ışıkta durmuş beklerken "Deniz'i sever mi Türkiye?" deyiverdi... İdamlardan bahsettik... Sustuk... Üniversite yıllarımda yapmadığımız tartışmaları heyecanla sürdürüyorduk bir araya geldiğimizde. Osmanlı İmparatorluğu'nun kronolojisini de iyi biliyordu, Atatürk devrimlerini de... Kılık kıyafet konusunda kabul edelim ki özensizdi. Ve kimse bilmezdi; "kermes"lerden giyinirdi. "Bir çocuğun Bursa'da Manchester United'ı izlemesinden daha önemli bir şey olamaz" demişti. Cebinden yaklaşık 20 bin TL verip okullara bilet dağıttırdı. Çocuklar da bilmiyorlardı kim olduğunu. Meraklı bir baba uğraşınca, ismine ulaştı ve medyada haber oldu. Çok kızmıştı. "Olsun be yaa..." demiştik, o diyemedi bir türlü. Daha bilinmeyen pek çok hayır işine imza attı. Gizlilik esastı... Bütün dinleri olduğu gibi İslam'ı da araştırdı. İki ayda, derdini Türkçe anlatmaya başladı. 4 dil biliyordu. Türkçe 5. oldu. Kuru fasulye en sevdiği yemekti. Özel olarak yapardı Ramazan Usta. Künefeyi de çok beğendi. Bir de "fasulye" şarkısını. Galibiyet kutlamalarında ortaya atlardı hemen. Ertuğrul Sağlam'ı çok sevdi bir de... Saydı... Hoca gibi, ağabey gibi, dost gibi... Genç futbolcular her otomobil değiştirdiklerinde yanlarına gidip "off süper araba kaç yapıyor?" diyerek dalgasını geçiyordu. Kendisi için önemsizdi çünkü... Evet, kesinlikle çok komikti. Hemen hemen herkesin taklidini yapabiliyordu. Uzak durdu medyadan. Karaburun'daki konferansa spor emekçileri sendikasının davetlisi olarak giderken çok heyecanlıydı. Uyardık ama, "burası Türkiye siyasete çok girme" gülümsedi sadece "merak etmeyin" derken... "Filozof değilim" diyordu. Sırt çantasında en az 7-8 kitapla geziyordu. Kiralık evi olmasına rağmen tesislerde kalıyordu. Ya okuyordu, ya uyuyordu... Ve kafa dengi arkadaş bulunca anlatıyordu; "İtalya’da futbol büyük ve çirkin bir organizasyon. Futbolun ruhu kayboluyor. Neden hakemler gol sevinçlerinde formayı çıkartmaya sarı kart gösteriyor? Forma reklamı görülmüyor diye. Para futbolun dengesini bozuyor..." Duygusaldı... Cem Karaca'nın "Tamirci Çırağı"nı dinlerken gözleri dolmuştu... Çok iyi bir ailesi vardı. Menajeri olmadı hiç... Babası ilgilendi transferleriyle. Her şeyi bırakıp bir anda Avustralya'ya dönebileceğini söylerdi her seferinde... Kırmızı kart görmedi hiç... Hem de hiç kimseden... Bursa'yı çok sevdi... Bursalılar'ı çok sevdi... Pazartesi Bursa'dan ayrıldı, Salı günü şampiyonluk kutlamalarında Basel'de omuzlara alındı... Teşekkürler İvani... Futbolun için... Adamlığın için... Dostluğun için... Kazım Koyuncu'ydu en sevdiği şarkıcı. "İşte Gidiyorum" ile bitsin bu yazı... ...İşte gidiyorum. Bir şey demeden. Arkamı dönmeden, şikayet etmeden. Hiçbir şey almadan. Bir şey vermeden. Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum. Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde. Yürüyorum sanki senin yanında. Sesin uzaklaşır her bir adımda. Ayak izim kalmadan gidiyorum. Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı. Gönül kuşu şarkıdan yorulmadı. Bana kimse sen gibi sarılmadı. Işığımız sönmeden gidiyorum... Not: Bu satırları yazdığımı duyunca bana da kızacak biliyorum. Yazdıklarımın büyük bölümünü Bursaspor TV'de birkaç gün içinde yayınlanacak "Nereden Nereye- Ergic" röportajında izleyeceksiniz zaten. Yazmasam olmazdı. Burak Uçar / Bursaspor TV Genel Müdür Yardımcısı

15 Mayıs 2011 Pazar

adidas three stripes ve bir puma figürü. dişlerimi de fırçalamadım uyuşukluğumdan ötürü. dün sabah kahvaltıda pastırmalı yumurta yaptı babanem. belki de yumurtalı pastırma hatta. ve yanında biiir paçanga böreği. kahvaltı dediğim ikiii buçukta olduğundan, bir öğün kaçırdık yine hooop akşam yemeği. akşam yemeğinde yine üüüç paçanga böreği. cumartesi akşamı beyoğlunda babam ben kardeşim. bizi alırlar mı çocuğun yaşı on altı. kurallara bağlıyım sonuna kadar. cumhuriyetçiler ve demokratlar. buyruuun tabii ki aldılar. biz de on altı yaşında olduk. herkes yattıktan sonra fm oynadık. şimdi baaak bira göbeği. sanki çoook içermişiz gibi. babanem yediriyor, durmak bilmiyor. "nolsun onun da sınavları var koşturup duruyor." muhallebi lokum ve toblerone. kör ozan gel bize biraz ebleron. suratına boş boş baktım yine. ne dediğini dinlemiyorum senin de.

merak ettiğim birkaç şey var.
pastırma neden bu kadar çok kokar?
ve emre gerçelle babam facebookta
neden ve nasıl arkadaşlar?

10 Mayıs 2011 Salı

Neymiş Mesut Özil; Real Madridte oynamak için alman pasaportu gerekmiyormuş. Ha eyvalla!

29 Nisan 2011 Cuma

yattara

"cafe açma ruhsatı" olarak bilinen ünlü fotoğrafın yattara versiyonu

28 Nisan 2011 Perşembe

Benim Çılgın Projem

"

şimdi geldik bu kölne. burada tek övündüğüm şey, bu kemençe. ulan bok yiyen. herkesin suratı meymenetsizlik akıyor ya. hepsi bir kokuyor leş. bu oda türk kokuyor. buradan çıktığım anda başka bir şey kokuyor ya. ..(?).. gittim bankaya, bana dedi ki: "buraya bi şey edemez... (almanca konuşuyor.)". dedim "ne oluyor ya, git başımdan.". gittim. yolda dedim ki "ulan melodi(?), ne varsa yine türklerde var. girelim şu dönerciye de bir soralım.". girdik içeri. dönerci abim bir baktı, gözleri çaktı, bana dedi ki... ?... buraya memleketim türküsünü söyle ..... güzeeel türkiyeee... dedi ki "kızım gel sana bir tarif edeyim, burada türk bankaları vardır." dedi. dedim "abim ya, balını yediğimin memleketimin abisi ya.". sonra gittik. (bunların biraları da bir tuhaf, yere koydum (?), taştı.). neyse, mevzumuza devam edelim. buraya gelecek bacılar, yavrularınızı yollarken analar babalar, yavrularınızı gönderirken almanca öğretin onlara. bu almanlar çok fena ingilizce bile konuşmuyorlar bizimle ya. neyse, ondan sonra, öyle de böyle de, öyle de böyle de, biz geldik bugün ziraat bankası. bir girdim içeri. türk. herkes türk. bir sıcak, bir ısındım. zaten dışarıda yağmur yağıyor. girdik içeri, bir ısındım. bir baktım oraya, gişenin oraya. bir tane laz karısı(?) bağrınıyor. "ha buraya geldik uşağım, bu paraları nasıl halledeceğiz?" diye. dedim ki "canım memleketim" hiç çıkasım gelmedi. girdik gişeye. orada adam nasıl yakın var ya bir yardımcı bir yardımcı, kendi bankası olmamasına rağmen garantinin numarasını bile verdi bize ya. vallahi toprağımın insanı bir başka oluyor. sonra geldik. burada ...(?).... bir şeyler. sonra geldik evimize, alışveriş falan yaptık. bildiğin kaşar peyniri, eski kaşar böyle yani delik delik olan. ulan bir aç, bir ayak kokusu, bir ayak kokusu.. ulan bok yiyen. bunlar ne ..(?).. bunlar ..(?).. pislik. yolların ortasında "gur gur gur gur" burun çekiyorlar ya. hepten pislik. metroya biner köpeği, alışveriş.. girdik, new yorker'da alışveriş yapacağız, t-shirt bakıyoruz, ulan oradan köpekler geçiyor ya. insan, hadi ben seviyorum köpeği, benim annem gelse ne yapacak orada? anam gelse ne yap....? ablam! ya bizim bacı korkuyor köpekten, ne yapacak o? hiç bunlar, hiç bizim gibi değiller. bir meymenetsizlik, bir ..(?).. .. neyse, bu köln maceramızın ilk günleri böyle geçiyor. yani ben anladım ki ha buraya gelseydim ben gerçekten almanca konuşurdum (?). çünkü nereye gitsek türkçe. ulan bir bakkala girdik, gördük orada sırma su, ulan atladık ona ya. sonra adam anladı bizim olduğumuzu, türk olduğumuzu. çakmak istedik, bize bir kırmızı bir beyaz verdi. ne? bayrağımızın, şehitlerimizin kanıyla alınmış kırmızı renginin üzerine düşen ayla yıldızın beyazı... içim sızladı, içim sızladı. gerçekten bir el fatiha şehitlerimize. neyse, burada bitiriyoruz.

"