2 Nisan 2013 Salı

Sebastian Pinto

Kısa kısa kafamdaki bazı soruları sizle paylaşmak istiyorum. Uzun yıllardır üzerinde düşündüğüm şeyler bunlar ve buradaki boş zamanımda baya kafa yordum. Cevap beklemiyorum çünkü ben ne zaman kesin bir cevap vermiş olsam en yakın zamanda kendimle çeliştim ve başa döndüm.

Futbolcu isimleri ve spikerler. Futbolcuların sırtlarına yazdırdıkları isimler ile spikerlerin o futbolcuları anarken kullandığı isimler neden farklı oluyor? Bunun günümüzdeki örneklerinden bir tanesi Sebastian Pinto. Adamın arkasında Seba yazıyor mesela ama spikerlerimiz Pinto diyor. Çok saçma değil mi abi? Adam kendi isteğiyle formasının arkasına Seba yazdırmış. Bu ne demek? Bana Seba diyin demek değil mi? Sen kendinde nasıl bir hak görüyorsun da adama Pinto diyorsun? Aynı şey Türk oyuncularda da oluyor. Mesela atıyorum Mehmet Yılmaz'ın arkasında M.Yilmaz yazıyorsa spiker onu hiçbir zaman Yılmaz diye okumaz, ona Mehmet der. Türk futbolcuların Türk liglerinde soyadlarını yazdırmalarına ben de karşıyım da adam oraya Yilmaz yazdırmışsa Yılmaz diyeceksin. Ne zaman buna hak vermeye çalışsam aklıma Onur Kolat gelir. Kolat profesyonel liglerde forma giyiyor olsaydı büyük ihtimalle arkasına Kolat yazdırırdı diye düşünüyorum. Doğru mu Samet? (Lousy espri). Ama ne yazdırırsa yazdırsın spikerler ona Onur derdi. Onur kırıcı bir davranış. Ya ben? Sanırım tam adı Bülent Can Özgür olan biri için bu soruyu kafaya takmak çok zor değil. Ben arkama Özgür yazdırsam bana Özgür diyecektiniz di mi spikerler? Neden? Çünkü şunu düşünecektiniz: "3 ismi var ve Özgür yazdırmış, demek ki Özgür olarak anılmak istiyor.". 3 adı olan yabancı futbolculara iyi bakın, sırtında yazanla spikerin telaffuz ettiğinin başka isimler olduğunu göreceksiniz.

İkramiye. Babanemler her hafta loto oynar, arada telefonla bizi arayıp numara yazdırırlar(dı). Kendimi bildim bileli her hafta ortalama 20 lira (günümüz parasiylo) lotoya giderdi. Doğal olarak her görüştüğümüzde paramız olsa ne yaparız konuşması yapardık. Alışkanlık oldu, tek başımayken de düşünmeye başladım. Ama her seferinde ilk yaptığım parayı çevremdekilere pay etmek oluyor. Önce çevremdeki herkesin parası olsun, sonra ben kendime bişeyler alırım diyorum. Ve mesela 50 milyon kazanacaksam başlıyorum paylaştırmaya. Annem 1 milyon, kardeşim 1 milyon, babam 1 milyon ........ Pınar 1 milyon, Ottoman 1 milyon, Msg 1 milyon, ..... . Sonunda bir bakıyorum para bitiyor. Sonra diyorum ki o kadar da değil, herkesten azıcık azıcık kesmeye başlıyorum. Bazılarını tamamen listeden kaldırıyorum vs. Kız arkadaşı olanların parasını birbuçuk katına çıkarıp kız arkadaşına hiç para vermiyorum mesela. En sonunda herkese ne kadar para versem optimum mutluluk sağlanır sorusuna cevap verir gibi olduğumda sıkılıyorum ve kendim para harcamamış oluyorum. İşte sevgili JT okurları, bu da bir başka problemim. Herkesi mutlu edecek şekilde parayı nasıl dağıtabilirim? Dayıma, yengeme ve kuzenime 1er milyon mu, yoksa tüm aileye 2 milyon mu mesela?

Görünmezlik ve zaman makinesi. Bunu düşünürken aklımda tek bir kelime var. Cisim. Görünmez olsan "cismin" olsun ister misin? Cismin olursa kapıları açabilir, güzel yemekler yiyebilir, istediğine dokunabilirsin mesela. Ama tehlikesi de var. Mesela sokakta yürürken insanlar senin içinden geçemeyecekleri için sana çarpacaklar, araba ezebilir mesela, bunun gibi bir sürü tehlike sayabilirim. Ama cismin olmayınca da sadece göz, kulak ve burun hislerini kullanabiliyorsun. Ve dokunma hissin olmadığı için çıldırabilirsin. Ama duvarlardan geçmek gibi yetenekler kazanıyorsun. Aynı problem zaman makinesi için de geçerli. 1000 yıl öncesine gittin, insanlar seni görebilsin mi? Zamanın akışını değiştirmek probleminden geçtim, nasıl uyum sağlayacaksın? Ama öbür türlü de ne zevki var diyebilirsin? Ne biliyim ben isterim bişeylere dokunabilmek. Zamanda geriye gittiğimde haksızlığa uğramış ve köy meydanında öldürülmek üzere pis adamlarca taciz edilerek sürüklenen genç bir kızı kurtaramayacaksam neden zamanda geriye gittim derim? Aynı şey hala oluyor bir şey yapıyor musun gerizekalı? Hayır tabii ki.

Bunlar hep konuşulsun. 

22 Mart 2013 Cuma

sakallı 2


   Tarlabaşı bulvarının üzerinde bir meyhaneye giderdik dertlerimiz biriktiğinde.Salaş ve köhne bir meyhane olsada arada kadın sesi de duyulurdu içeride.Dertli kadınlar.Dertli kadınların sesleri hep çatallı olurdu.Belki de bu çatallı sesler bizi o mekana bağlamıştı.Mezeleri kötüydü yoksa, ama rakısı iyi.Masaların üstünde yumuşak dokulu kahverengi bir örtü vardı.Bu yumuşak örtüye kolumu koymayı çok severdim.İlkokulda yıkamak için sırayla eve götürdüğümüz örtüleri anımsatıyordu.

   O gün meyhane biraz tenhaydı.İki tekli bir de ikili masa vardı.Teklilerden biri bira içiyordu diğerleri rakıya yumulmuştu.Rakı ve peynir söyledi sakallı.Sonra, 3 aydır hayatımızın merkezindeki Refik amcayı masaya yatırmaya başladık.Uzun zamandır adamın peşindeydik, ilk zamanlar bize keyifli gelen muhabbetleri artık başa dönmüştü.İkimizde çok sıkılmıştık.Evindeki her eşyayı tüm detayına kadar öğrenmiş, ömrü boyunca sevdiği bütün kadınları soy isimleriyle ezberlemiştik. Yakınıyorduk ancak ikimizde onu çok sevmiştik ve ilk kez birinin ölmesini istemiyor gibiydik.Yakınmalarımız bir çocuğun dedesine yakınması kadar masumdu.Masumiyetimizi bozan tek şey masadaki rakıydı. Meyhanenin yerel radyosunda bir Neşet Ertaş türküsü çalmaya başladı yakınmalarımızı bıçak gibi kesti.Dudaklarımız dondu. Ne zaman bir yerlerde Neşet Ertaş çalmaya başlasa dış seslerimiz kesilir, iç seslerimiz muhabbete devam ederdi. Şarkı bittiğinde sakallı adam doğruldu ve tuvalete yöneldi. İşemeye erken başladı..

12 Mart 2013 Salı

Alıntı

"Songül karlı bir gündü. Yani sıradan bir şubat günü. Belediyenin düzenlediği Afrika yemekleri etkinliğine gitmek üzere evden çıktım. Öğle yemeğini de böylece bedavaya getirecek, cebimdeki dolarları koruyacaktım. Cebimizde 9000 dolarla işsiz güçsüz yeni bir ülkeye gelmiş, ev tutmuş, döşemiştik. Ve ben bir buçuk yıl aradan sonra bu döşeli eve, annemin evine dönmüştüm. İşsiz güçsüzdüm. Demek ki dolarlarımı korumam gerekiyordu.

City Hall'a vardığımda etkinlik sona ermişti. Bu da beni germişti. Bir yandan toplanan masalar ve boş tabaklar ne kadar acıktığımı gözler önüne sermişti. Çıktım ve ilk gördüğüm pitacıya girdim. Pita Avrupa'da var mı bilmiyorum. Dürüm tadında bir şey ama daha şişmanca. Wrap ile pita arasındaki fark = dürüm ile serdar usta dürümü arasındaki fark. İçeride bir çalışan ve sipariş veren bir müşteri vardı. Çalışan şarkıcı Altay'a benziyordu. İçeri girdiğimi görünce "Hello my friend" dedi. Karizmamdan ödün vermeyip başımla "hey" diyerek selamladım.

Hey. Kendimi çok ezik hissediyordum. 3 hafta kimseyle görüşmediğiniz bir tatilinizi düşünün ve 3 hafta sonunda bir kez gördüğünüz ve bir daha görmeyeceğiniz bir adama karizmatik görünme çabası içinde olduğunuzu. What do you want in your pita my friend? dedi. Artık onun ellerindeydim. Yanlış hey cevabımla beni kazanmıştı, belki de my friend dediği içindir. Lettuce dedim and a little tomatoes and ranch sauce please. Seçtiğim menüye uygun olarak içine tavuk parçacıkları, karides ve avokado ekledi. En ucuzu buydu. Here you go, my friend.

Thanks dedim tüm mahçupluğumla. Arkamı dönüp masaya ilerliyordum ki dayanamadım geri döndüm.

-It's my third week in Canada and nobody called me "my friend" here, dedim. It just felt so good. Thank you for that.
-You better get used to it, my friend. Nobody will call you that here.
-Cevap niteliği taşımayan anlamsız sesler.

Yerime oturacakken "So, where are you from?" dedi. "That you are in Canada for 3 weeks.". Turkey. Aaa, that's nice. That's very nice. Herkes de aynı tepkiyi veriyor amına koyim. Oturdum. You? I'm from Turkey, too.

Özet. Türkiye'yi hiçbir zaman sevmedim. Kanada'ya geldim. İnsanları soğuktur dediler. Dedim ben zaten onu istiyom, ben onu istiyom. Adamın biri my friend dedi. Bildiğim her şeyi unuttum."

ÖZGÜRES(ozgures)

6 Şubat 2013 Çarşamba

sakallı


‘’Bir yıkım ancak başka bir yıkımın kapısını aralar.’’

    Kurduğum bütün hayallerin baş rolündeki kadının çekip gitmesiyle hayallerimin boka saplandığı günden tam bir hafta sonraydı. Taksimde bir birahane de 4. biramı yudumlarken karşımdaki sakallı adamın beni izlediğini fark ettim. İzlenildiğini bilen herkes gibi tavırlarıma çeki düzen vermeye başlamıştım. Genelde karşı cins tarafından izlenmek hoşuma giderken bu adamın beni izlemesi değişik duygular uyandırmıştı içimde. Sanki anlamaya çalışıyordu ne olup bittiğini. Saçları ortadan hafif açılmıştı, saçlarına nispet edercesine gür ve uzun sakalları vardı. Kaçamak olmayan bakışlar atıyordu. Biri fotoğrafını gösterip ‘sence bu adam kaç yaşında’, dese, otuzdan aşağı bir sayı söylemezdim. Onu fark etmemden korkmuyordu. Televizyona bakıyordum. Hiç hatırlamadığım bir maçta, hiç hatırlamadığım bir topçu gol attı. Bir kaç kişi sevindi.Sakallı adam bir çerez söyledi.İbne mi acaba diye geçirdim içimden bir ara.Hoşlanacağı bir tip olamazdım, dağınık saçlarım ve pislikten kokan sakallarımı düşününce.Ayağa kalktı.Çerezini ve birasını aldı.Görmezlikten geldim.Masama geldi.Şaşkın bir ifadeyle baktım gözlerine.Hiç sormadan oturdu karşıma.Çerezini masanın bana yakın bir yerine koydu ve ‘Ne oldu’ dedi. Tam olarak tanışıklığımız böyle başladı. ‘’Ne oldu?’’ 

29 Ocak 2013 Salı

parçalar

"ağbi çokça ağrılı bir şeye katlanmanın yolunu bildiğini var saydığım içindi. en azından üretirken sadece elinin titrediğini mide bulantından kurtulabileceğine inandığını sandığım için. ağbi kelam üzerine sohbet etmek zamanımızda kapanmak mümkün mü soru sorabilir miyiz bir insanın eli tutulabilir mi, merak ettiğim için. yaşımın kaç olduğunu, tok karnına şiir yazmanın, muazzam boyutlarda metal blokların içinde karargahlar kurmanın imkanını, korku listeleri çıkarmanın ya da onun hemen arefesi, doğmamış olanın güzelliği ağbi o zamansızlık hissini, hatta yıkımı birliktelik sanrısının da, bir yere vardığı düşünülen tüm yolların yıkımını da, bokumuzda bulduklarımızı elden ele, elden ele. baudelaire erdemle sarhoş olmak derken neyi kastediyordu, bir ağız dolusu küfretsek merhuma yaklaşır mıyız demek istemiştim ağbi. vallahi dokunmaya çalışmayacaktım, artık içim de almıyor, etrafıma bir toz bulutu tebelleş oldu. yine de bir oluştan diğerine, değil mi ki vicdana inanmak gibi, temaslardan söz etmek. ağbi içim çok sıkılıyor." ----------------------------------------------------------------------------------- "harcım olmayan bir bıçkınlığı arkamı korumak için omuzlarıma almışım. arkamdan biri kulağıma fısıldıyor eli götümde, halimi aşıp nasıl gelmiş anlıyorum sikeyim işte anlıyorum, soruyor: nasıl sarhoş olmayabilirsin? anlıyorum bu ağız toplama bir ağız. anlıyorum fısıltıyla tekrar ediyorum: çatı, temel, yapı, kiriş, kolon, büyük metal bloklar, muazzam boyutlarda metal bloklar, ortalarında bir boşluk tahayyülünü zorunlu kılan muazzam boyutlarda metal bloklar, karargah, karargah. toplama bir ağzın bilumum tükürük saçan parçalarından, üstümde uyuduğum pantolonun paçalarından, uyumadan içtiğim kelle paçadan,üstüne kustuğumun sabah, güneş batmadan çıkmalıyım." ----------------------------------------------------------------------------------- "beyaz bir kadının sevgisiyle tüm beyazları sikebilirsin. proust-albertine gibi. çok ince, beyaz bir kadını sevsen biraz rengin açılır biraz da genişlersin o kadar. sevince birleştiğinden ötürü değil, etrafını sardığından ötürü. ben, etrafını sardığımdan ötürü. insan kendiyle konuşarak halini anlayamıyor, başkalarıyla konuşurkenki halinden kendini biliyor. bu kadar yalnız olmamalıydık." -Bakar Notları. ----------------------------------------------------------------------------------- "otobüsle bir yere varıyordum. yanımda bir kadın vardı. inmeden dudağından öpmeye yeltendim. kafasını çevirdiğinden dudağının kenarından öpebildim. vardığım yer kendi kıyımdı. dapdar, sağı solu dağlık kayalık, tam denizin başladığı yerde de kocaman bir kaya, neredeyse denize girecek yer bırakmıyor. hava soğuk deniz dalgalı ama benim çok hoşuma gidiyor. hah diyorum tam benim denize gireceğim hava. kıyının arkasında bir ev vardı içinde heykeller. kafalarına balta geçirilmiş, ben yapmamışım da ağır bir şeyi anlatıyorlar belli hepsi birbirine benziyor. onları da seviyorum. sonra bir arıdan kaçıyorum bal arısı ama sokmaya geliyor niye bilmiyorum. sonunda bir kapıya çarpıp yapıştığını hatırlıyorum. tekrardan kıyıya geliyorum, üzerimi çıkarıyorum uzanıyorum. içimden diyorum: çok sahici bir mutluluk yaşıyorum. sonra uyandım." -----------------------------------------------------------------------------------

buradan girsek sonundan çıkarız

iki gün önce babamla birbirimize yaralarımızı gösterdik. ben ayağımı ve yanağımı gösterdim babamsa bacağını paylaştı. sonra yüzünde hafif bir gülümsemeyle yerine oturdu. bir baba için oğluyla yakınlık kurmak hassas bir mesele. tüm yaralanmalarını açıklıkla yaşarsa babalığı zarar görebilir, hepsini kendine saklarsa da oğlundan bir yakınlık beklemeye yüzü olmayabilir. ya da oğul nereden yaklaşabileceğini bilemez, bu ona hiç öğretilmemiştir. fakat yaralardan başlamak hoşuma gitti. yakınlık deyince hemen aklıma çıplaklık, yara, ezik falan geliyor. insanı da yakını siker zaten. ilkokuldayken, orospuluk yapan liseli bir abla vardı. apandisit ameliyatı olacağımı söylemiştim. bunu her yerde söyleme bilen birisi çok rahat ananı siker demişti. bir de şu durum var. karşısında soyunduğun insana bir ürperti bir utanma gelmesi çok yaralayıcı bir içe kapanış yaşaması. ya da daha kötüsü senden gayrı bir dışarıya varması böyle daha uygar, daha örtük. içe kapanan insan yine bir şeydir de gülmeler hep göze batıyor böyle nispet gibi. ya da işte ağlaması yine ama başka bir omuz arayışı. içimdeki ibneyi kabullenene kadar anam sikildi neyse ki artık ibneysek ne olmuş diyebiliyorum. yazış da. tüm yakınlıklara eşlik eden şüpheyi sikerttirmediler ya bana. böyle zorunlu kılındım. az izleyin büyük orgy dönecek. ümit var beyler. ciddiyim.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Mezarlık öyküleri


Belediye yol geçirecekmiş Kemal’in ananesinin mezarından. Mehmet’le sözleştiler gece yarısından önce işlemi bitirmek üzere. Saat 23’te Kemalin evinin bahçesindeydiler. Mezarlığa doğru yola koyuldular, geçmişten konuşarak. Geleceğe dair hayalleri olmayan her insan gibi geçmişten konuşurlardı genelde.
Kemal anne ve babasını 6 yaşına kadar tanıyabilmişti. Sonra ananesi vardı. Gebze tarafında bir tekstil atölyesinde çalışırken bir tren kazasında ölmüştü anne ve babası yıllar önce. Baba ustabaşı,anne son ütücü.Kazadan 10 sene sonra mezarlarını aramaya gitmişti bir fatiha okumak umuduyla.Ailesini yutan o istasyonu gördü ilk kez.Gözleri yaşarmadan bir sigara içti istasyonun bekleme salonundaki kırık bankta.Mehmet’le de tanışıklıkları anne ve babasını kaybetmesi kadar eskiydi.Birlikte çekmişlerdi sevdikleri kızların saçlarını.Ama dostlukları mahalle kahvesindeki uzun batak seanslarında pekişti.Kısa saçlı kafalarındaki çiziklerin hepsinin o günlere dair anıları vardı.İnşaatın ikinci katından kuma atlamayan çocuklar onların ilişkisini pek anlayamazlardı.
Toprak yolun sonunda görünmüştü mezar bekçisinin kulübesi. Bütün gece uyuklayarak para kazanan bekçi çok sorgulamadı ikilinin isteğini. Kazma ve küreği uzattı.Camları piknik tüpünün üstündeki çaydan buğu yapmış 37 ekranlı lüks yaşam alanına geri döndü.Kemal ve Mehmet ananenin mezarını buldular.Kazma ve kürekle giriştiler toprağa.Sabah yağan yağmurun ıslaklığını saklayamamıştı toprak, ilk kürekten sonra hissedilmeye başladı.Yaklaşık 2 saat kazdıkları mezardan sadece 5 tane kemik çıkmıştı.2 uzun 3 kısa kemik.Yanında getirdiği koliye koydu usulca Kemal kemikleri.Sonra çöktüler mezarın başına .Topraklı elleriyle birer sigara yaktılar.Sigara bitmeye yakın Mehmet, ‘ananen güzel insandı’ dedi. Kemal onaylar bir kafa hareketiyle yumuşattı bu cümleyi.Kazma ve küreği açılmış mezarın başında bıraktılar, uyuyan bekçiyi uyandırıp, nemrut suratını görmeye tahammülleri yoktu.Yine toprak yoldan Kemalin ananesinden kalan evin bahçesine vardılar.Girişteki kiraz ağacının dibine daha önceden kazdıkları çukura kolideki kemikleri yerleştirdiler.Üzerini çukurdan çıkan toprakla kapattılar.Bahçedeki çardağın altındaki minderlere çöktüler.Hava soğuktu, montlar kalın. Kemal oturduğu anda ayağa kalktı ve camın dibinde duran radyonun düğmesine bastı. Her zamanki kanaldaydı. Zaten tek kanal dinliyorlardı radyoda.Orhan Baba’nın sesi duyuldu ve yayıldı bahçeye, hatta mahalleye.Şarkıyı yarılamıştı baba.İkisi de aynı anda ortasından tuttular şarkıyı ve mırıldanmaya başladılar.

30 Eylül 2012 Pazar

eve geldim. beş gibi. içimde yalnız kalınca ortaya çıkan insanlara bulaştırmadığım ne varsa ayyuka çıktı. masamın adı ayyuk benim. beni içindeki boşluğa çekiyor. öyle karanlık bir boşluk falan değil nötr renksiz bildiğin. hiçbir yere yaslanmayan bir hali var. iç gibi. bana öyle geliyor ki yalnız kalınca herkes harika olmalı. senelerce ne biriktirdiysek di mi görüyoruz yaşıyoruz. ki ben kendimi bildim bileli biriktiririm. dosya falan tutmam da ne nerededir bildiğimi sanırım. her şeyden uzakta olmayı hep çok severdim. bir yandan da bir şeylere yakınlaşırdım. tanıştığım zaman hikaye uydurmayışımı anlamazdım da uydurabileceğime inanırdım. yalnızdım ya özgürdüm. ne zaman ipin ucu kaçsa ben yepyeni bir ip eğiririm. birilerinin eline tutuşturuveririm insanlar da ipleri severler onlar da hemen tutunuverirler. bir rüyamda kendimi mi gördüm hemen anlatırdım. masama döndüğümde flütler çalınmaya başlardı, ben de bir kaşınma hissederdim. bunlar hep sonradan oldu. günlük tuttuğum zamanları da gördüm. oraya şöyle şeyler yazardım: "bugün böyle bir şey yaptım. bir daha böyle şeyler yapmak istemiyorum." ne zaman baktım günlük üzerime geliyor, programım beni yazıyor kavgalar hasıl oluyor kendimi gömecek bir toprak parçası buldum. yalnız yazan insanları nasıl anlıyorsam yazamayanları da öyle anlıyorum. belki hepsi için ayrı bir yerimi ayırmam gerekiyor. bir başkası diğerinin yerine mi yaltaklandı cevabımın hazır olması hoş olabilir, kusura bakma ben oramla bir başkasını anlıyorum. biliyorum ki bunu yapamam. herkese yeni yerler yaratırım içim kalabalıklaştıkça büyüyor sandığım için. taşıyor ama. kaynayan bir su gibi de değil kızmış bir yağ gibi. yanıyorum. ağzımın ağza alınacak bir tarafı yok biliyorum. yine de canım çekiyor. öpüşmek değil de dil değişimi, exchange. merhaba, biraz da sizin dilinizle yalayabilir miyim. çok güzel söylersem karşı gelinmez di mi. ağzım doluyken konuşuyorum bak bak bir dakika ağzım dolu dur şu figürlere bak kusarken dans ediyorum kusuyorum derken hayır onu görmezden gel bak figürlerime bak dans ediyorum tamam dilce susup bedence konuşuyorum bak. seyirciyi öldürsen de herkesi evine davet etmen gerekiyor ne acı.

20 Mayıs 2012 Pazar

Blogger'ın arayüzü değişmiş yazmayalı. Son birkaç aydır üstümde bir ağlaklık hakim. Turkcell'in babalı kızlı reklamına ağlamamla başladı bu süreç. Youtube'a "turkcell reklam baba kız" yazdım ama reklamı bulamadım kusura bakmayın. Ota boka gözlerim doluyor. Bugün iki kez oldu mesela. Sabah Leyla ile Mecnun'un ilk sezon finalini izlerken oldu. Bir de demin Barış Manço'dan Arkadaşım Eşşek'i dinliyordum, ağlayıverdim. Ağlamalık film önersenize. İhtiyacım var. Sevgiler.

16 Şubat 2012 Perşembe

a little jetlag experience

ne iğrenç bir şeymiş. 12 gibi uykuya dalmıştım. vücudum bunu öğle uykusu sandı. saat 03.30da uyandığımda karnım acıkmıştı. akşam yemeği saatim gelmişti. kalktım tuvalete gittim, evde biraz dolaştım. geri döndüm yatağa. olmadı. kalktım, biraz yoğurt yedim. geri döndüm yatağa, kesmedi. uyumam lazım dedim, kalkmadım ayağa. uyuyamadım. gözlerimi kapatınca acıyordu. ıyyyy. ne iğrenç bir şeymiş. kafamda facebook'a girdim. emraha iki like attım. ekin'in son albümüne baktım. cansenden gelen likeları analiz ettim. facebook'a girmek için ne internete ne de bilgisayara muhtaç olduğumuzu anladım. neither nor gibi. döndüm durdum. kalktım, biraz daha dolaştım. kafamda ders programımı bir kez daha şekillendirdim. birkaç saat geçti. bilgisayar açtım. ders seçeyim dedim. bir de ne göreyim. ders seçimi bitmiş. ben daha hiç ders seçmemiştim. bir gün daha var sanıyordum. ne bok yicem bilmiyorum. gece gece bunu öğrenmem hiç hoş olmadı. uyuyamadım. 7 saat çıkarıp durdum şimdiki saatten. ve şimdiki zaman beni gelecek zamana gönderdi bugün git yarın gel diye. olmadı dimi, beceremedim sanat yapmayı. gece buldum bunu da. neyse sabah herkes işe giderken ben uyudum, 4te uyandım malak gibi. sonuç olarak jetlag iğrenç bir şeymiş. ama en azından prim yaptırabilir düşüncesiyle yazıyorum.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Tüm Sislere

A sister's a sister forever
A bond that diminishes never
A friend who is kindly and caring
A sibling God chooses for sharing.
Few ties as deep and profound
And with so much affection abound
Though some thoughts are seldom expressed
Love endures and survives every test.
Of the constants that rest in the heart
A sister's a primary part.
She'll always be there when you need her
You listen, you value, you heed her.
As growth independence you ponder
Your feelings grow deeper and fonder
And life tells you one thing that is true
A sister's a large part of you.

Bruce Wilmer

3 Ocak 2012 Salı

Her Gün Yeni Bir Bilgi


Varoş sözcüğü, Macarca város sözcüğünden gelir. Banliyö sözcüğü ise Fransızca banlieue sözcüğünden gelir. Gelişmiş ülkelerde varoşlar çoğunlukla durumu iyi olan, orta ve üst katmanlardan kişilerin yaşadığı yerlerdir. Şehrin gürültü ve kirliliğinden kaçan insanların büyük ve rahat bahçeli evlerde yaşadıkları nezih yerleşim birimleridir. 20 ve 21. yy'da ulaşım alanında meydana gelen gelişmeler, demiryolu ağlarının gelişmesi, daha fazla kişinin taşıt sahibi olması, şehirlerdeki arazi kısıtlılığı, yeşil alanların yetersizliği gibi nedenler varoşları cazip hale getirmiştir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Varo%C5%9F